Generallerin Görevi ve Sancağın Mücadelesi
Generaller, sandukanın üzerinden ipek Türk sancağını kaldırmaya çalışıyordu. Ancak ipek sancak sanki bu kutsal naaştan ayrılmak istemiyormuş gibi sandukaya iyice […]
Generaller, sandukanın üzerinden ipek Türk sancağını kaldırmaya çalışıyordu. Ancak ipek sancak sanki bu kutsal naaştan ayrılmak istemiyormuş gibi sandukaya iyice […]
Zaferleri ve insanlığa yaptığı hizmetlerle tanınan kahraman Türk ordusu, tarih boyunca yalnızca savaş meydanlarında başarı kazanmakla kalmamış, aynı zamanda medeniyetin ışığını da gittiği her yere taşımıştır. Türk ordusu, milletin en zor ve en buhranlı dönemlerinde vatanı zulümden, felaketlerden ve büyük tehlikelerden koruyarak kurtarmıştır. Bu nedenle milletin gözünde ordu, sadece bir askerî güç değil, aynı zamanda bağımsızlığın ve güvenliğin en güçlü teminatıdır.
Cumhuriyet döneminde de ordunun bu yüksek görevi değişmemiştir. Modern askerlik anlayışı, disiplin, eğitim ve güçlü karakter ile Türk ordusu görevini aynı sadakat ve kararlılıkla sürdürmeye devam etmiştir. Devletin temel değerlerini koruma, vatanın güvenliğini sağlama ve milletin huzurunu teminat altına alma görevi her zaman ordunun en önemli sorumluluğu olmuştur. Bu kutsal görevin, geçmişte olduğu gibi gelecekte de aynı
11 Şubat 1932 akşamı Gazi Mustafa Kemal Paşa, Darülbedayi Tiyatrosu’na giderek ilk kez sahnelenen “Akın” piyesini izlemiştir. Piyesin sanatçılarını takdir etmiş, özellikle İstemi rolünü oynayan Eruğrul Muhsin Bey’i yanına çağırarak:
“Çok başarılı oldunuz, tebrik ederim!” diyerek iltifatta bulunmuştur. Eserin yazarı Faruk Nafiz Bey de huzurlarına kabul edilerek takdir edilmiştir. Bu ziyaret, Gazi’nin sanat ve kültüre verdiği önemi göstermektedir.
12–15 Şubat tarihlerinde Cumhurbaşkanı, saraydaki bürolarında resmi çalışmalarını sürdürmüştür. 16 Şubat günü ise otomobille Maslak civarında kısa bir gezinti yapmıştır. Bu geziler hem dinlenme hem de İstanbul’un çeşitli bölgelerini gözlemleme amaçlıdır.
Gazi’nin İstanbul’a gelişi dolayısıyla şehirde büyük bir hazırlık yapılmış ve birçok önemli bina ışıklarla süslenmiştir. Kolordu binası ile Sanayii Nefise Mektebi (Güzel Sanatlar Okulu) özenle aydınlatılmış, geceye ayrı bir güzellik katmıştır. Kız Kulesi’nde kurulan tak da dikkat çekici bir şekilde ışıklandırılmış ve uzaktan bakanlar için etkileyici bir görüntü oluşturmuştur.
Dolmabahçe Camii’nin minareleri arasına “Safa geldiniz” yazılı bir mahya asılmış, bu yazı gece boyunca ışıklar içinde parlamıştır. Dolmabahçe Meydanı’nda ise on binlerce kişi toplanmış, halk karadan da kutlamalara büyük bir ilgiyle katılmıştır. Sarayın girişinde kurulan görkemli zafer takının üzerinde elektrikle yazılmış “Safa geldiniz” ifadesi yer almakta ve gelenleri selamlamaktaydı
İstasyonda bulunan herkesin gözü, Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın çıkacağı vagona çevrilmişti. Kalabalık nefesini tutmuş gibiydi. Herkes aynı anda aynı yöne bakıyor, o büyük anı kaçırmamak için dikkatle bekliyordu. Gazi’yi ilk gören olmak değil, onu ilk selamlayanlardan biri olmak arzusu yüzlerde açıkça okunuyordu. Uzun süren bekleyişin ardından, trenin pencerelerinden birinde hareketlilik fark edildi.
Ve nihayet… İşte o an gelmişti. Son asrın en büyük mucizesi olarak görülen Gazi Mustafa Kemal Paşa, pencerenin önünde belirdi. Üzerinde siyah bir redingot, ayağında parlak siyah iskarpinler ve boynunda beyaz çizgili koyu renkli bir kravat vardı. Altın sarısı saçları ve vakur duruşu, onu gören herkes üzerinde derin bir etki bıraktı
Nurullah Ataç, bir dönem lise düzeyinde Fransızca öğretmenliği görevine atanmıştır. Öğretmenliğinin yanı sıra günlük yazı dünyasına da adım atmış ve Akşam gazetesinde yazmaya başlamıştır. Bu gazetede yayımlanan ve kısa sürede ilgi gören yazıları, “Sohbet” başlığı altında toplanmıştır. Ancak Dil İnkılâbı’ndan sonra Ataç, yazı başlığını “Konuşma” olarak değiştirmiştir. Bu değişiklik, onun dile verdiği önemin ve sade Türkçe konusundaki hassasiyetinin bir göstergesidir.
Nurullah Ataç, çeviri alanında da büyük bir cesaret göstermiştir. Hiç tereddüt etmeden, dili ve anlatımı son derece zor kabul edilen Gustave Flaubert’in Madame Bovary adlı eserini ve Stendhal’in Kırmızı ve Siyah romanını Türkçeye çevirmiştir. Bu eserler, ciddi
Âtâ Bey, 1908 yılından önce ve sonra, dönemin birçok gazete ve dergisinde farklı konularda yazılar kaleme almış, ayrıca çok sayıda tercüme yapmıştır. Onun bu çalışmaları, yalnızca edebî bir uğraş değil, aynı zamanda kültürel bir hizmet niteliği taşır. Dönemin fikir hayatına aktif biçimde katılan Âtâ Bey, Batı edebiyatını Osmanlı okuyucusuna tanıtmayı önemli bir görev olarak görmüştür. Yazıları ve tercümeleri, özellikle aydın çevrelerde ilgiyle takip edilmiştir Bulgaria Private Tours Kazanlak.
1896 yılında Maarif Mecmuası’nda Bernardin de Saint-Pierre’in ünlü eseri “Paul et Virginie” adlı romanının tercümesine başlamıştır. Bu tercüme, dergide tefrika hâlinde yayımlanmıştır. Dikkat çekici olan nokta, eserin bir sütunu
Âşiyan’ın üst katında yer alan yatak odası, Tevfik Fikret’in hayatının son günlerine tanıklık etmesi bakımından ziyaretçilerin en çok dikkatini çeken bölümlerden biridir. Odaya girildiğinde, hemen sol tarafta bir komodin ve bir ağaç karyola görülür. Ancak bu karyola, sanıldığı gibi şairin son nefesini verdiği yatak değildir. Müze düzenlemesi sırasında, yalnızca mekânı tamamlamak ve bir görsel bütünlük sağlamak amacıyla buraya yerleştirilmiştir.
Duvarda asılı olan ve Tevfik Fikret’i ölüm döşeğinde gösteren fotoğraf, önemli bir gerçeği açıkça ortaya koymaktadır. Bu fotoğraf, şairin içinde vefat ettiği yatağın, odada bulunan bu oyma ceviz karyola olmadığını kesin biçimde göstermektedir. Asıl karyola günümüze ulaşmamış, nerede olduğu da tespit edilememiştir. Bu nedenle, mevcut karyolanın yalnızca sembolik bir unsur old
Yolculuğumuza devam ederken, sağ tarafımızda Şam-ı Gazan Muhammed Şah’ın Türbesi uzaktan göklere yükselir biçimde görünüyordu. Yaklaşık altı saatlik mesafeden bile belli oluyordu. Onun ruhuna bir Fâtiha okuyup yeşillik bir çayırlıkta kısa bir süre dinlendik. Ardından Tebriz’e bir haberci gönderdik. Üç saat kadar sonra atlara binip Tebriz elçisiyle birlikte, silahlı bir şekilde yola koyulduk.
Elçinin nökerleri (yoldaşları) gösterişli elbiseleriyle önümüzde gidiyor, bizim kırk kadar hizmetkârımız da onların ardında ilerliyordu. Uzaktan, deniz dalgaları gibi kalabalık bir asker topluluğunun bize doğru geldiği göründü. Meğer bu, Tebriz Hanı’nın kethüdasıymış; bizi karşılamaya çıkmıştı. Onunla birlikte dokuz saat süren bir yolculuğun ardından, büyük bir törenle Tebriz şehrine vardık P