Ateş Balığı Avcılığı Tuzlama Geleneği ve Sardalya Sanayisi
Kortine Kayıkları ile Ateş Balığı Avı Osmanlı döneminde ve Cumhuriyet’in ilk yıllarında ateş balığı (sardalya) avcılığında farklı yöntemler kullanılırdı. Bunlardan […]
Kortine Kayıkları ile Ateş Balığı Avı Osmanlı döneminde ve Cumhuriyet’in ilk yıllarında ateş balığı (sardalya) avcılığında farklı yöntemler kullanılırdı. Bunlardan […]
Atatürk ve İnkılâp Müzesi, günümüzde son şeklini almış olsa da, büyük önderin tüm hatıralarını eksiksiz bir şekilde toplayan bir kurum olarak tanımlanamaz. İstanbul Ansiklopedisi, bu müzeyi yalnızca bir sergi alanı olarak değil, Mustafa Kemal Paşa’nın evinde yaşadığı günlerin havasını ve dekorunu yansıtan bir hazine olarak görmek istemektedir. Müzenin amacı, Atatürk’ün en küçük eşyalarına kadar bütün hatıralarını bir araya getirerek, ziyaretçilere tarihî ve duygusal bir deneyim sunmaktır.
Atatürk, hayatta olduğu sürece kendi elleriyle bağışladığı eşyalar dışındaki her şeyi millete bırakmıştır. Bu nedenle, onun vefatından sonra sahip olunan eşyalar, bir gün kaybolma veya dağıtılma ihtimaline karşı güvenli bir şekilde müzeye devredilmelidir. Bu eşyaların yanında, sahiplerinin isimlerinin de belirtilmesi, Atatürk’ün büyüklüğünü ve değer verdiği inceliği yansıtan önemli bir
17 Kasım 1938’de gazeteler, Atatürk’ün kaybının yarattığı derin matem ve milletin duygularını yansıtan çok sayıda yazı yayımladı. A. C. Yeni Sabah “Sevgili Atamızı kaybettik” diyerek liderin kaybının yarattığı boşluğu ifade etti. Afacan Yeni Sabah, Atatürk’ün en büyük eserini ve mirasını hatırlattı. Nurullah Ataç Haber gazetesi, “Atatürk yaralan adaın” diyerek halkın duygusal tepkilerini aktardı.
Muhiddin Birgün Son Posta “Ulu Başbuğumuzu kaybettik” ifadesiyle toplumun ortak yasını dile getirdi. Çocuk Duygusu gazetesi, bayrakların ileriye taşınması çağrısı yaptı. Sadri Ertem Kurun “En beliğ mersiye gözyaşlarımızdır” derken, B. Felek Tan halkın kucağında duyulan matemden söz etti. Hakkı Süha Gezgin Kurun, Atatürk’ün dünyaya bakışını ve toplum üzerindeki etkisini yazdı.
H. F. Akşam gazetesi tabutun önünde halkın hüzün dolu duruşunu anlattı. Halk Filozofu –
Profesör, günlerce devam eden tedavinin en önemli safhalarını anlatırken zaman zaman hafızasını yoklar gibi duraklıyor ve yaşananları dikkatle hatırlamaya çalışıyordu. Anlattığı hatıralar, Atatürk’ün hastalığının ne kadar ağır bir süreç olduğunu açıkça göstermektedir. Bir gün, Atatürk’ün geceyi şiddetli nöbetler ve sıkıntılar içinde geçirdiği belirtilmiştir. Doktorlar ertesi gün kendisini ziyaret ettiklerinde Atatürk, yaşadığı durumu şu sözlerle ifade etmiştir: “Ben dün gece bambaşka bir insan olmuştum, sanki değişmiştim. Bu neydi? Ne tuhaf… Asıl dün gece hastaydım.” Bu sözler, onun hastalığın etkilerini bilinçli bir şekilde fark ettiğini ve yaşadığı değişimleri dikkatle gözlemlediğini göstermektedir.
Bir zamanlar savaş meydanlarında ordusuna zafer kazandıran, hitabeleriyle millete güç
19 Ağustos 1933’te Gazi Mustafa Kemal Paşa, kısa bir ziyaret için Yalova’ya gitmiş ve aynı gün İstanbul’a dönmüştür. 20 Ağustos günü, Boğaziçi’nde kısa bir gezinti yapmış ve İstanbul’un çeşitli kıyı bölgelerini denizden görme fırsatı bulmuştur. Bu tür geziler, hem dinlenme hem de çevreyi gözlemleme amacı taşımaktadır.
21 Ağustos günü, Gazi motörle Boğaziçi’nde bir deniz gezisi yapmıştır. Aynı gün İstanbul’da, geçmiş dönemin Fransız Başvekili Mösyö Herriot Dolmabahçe Sarayı’na gelerek Gazi tarafından kabul edilmiştir. Bu ziyaret, Türkiye’nin yabancı devletlerle yürüttüğü diplomatik ilişkilerin önemini göstermektedir.
30 Ağustos 1933’te, Harbiye Umumiye Reisi Müşir Fevzi Paşa
8–12 Eylül 1927 tarihleri arasında Gazi Mustafa Kemal, Dolmabahçe Sarayı’nda yoğun bir çalışma programı yürütmüştür. Bu dönemde İstanbul’da bulunan Romanyalı hukukçular kafilesi, 12 Eylül günü Tarabya’dan dönüşte Dolmabahçe Sarayı önünden geçerken vapurdan “Yaşa!” sesleriyle Gazi’yi selamlamışlardır. Cumhurbaşkanı, pencereye çıkarak Romanyalı hukukçuları selamlamış ve karşılık vermek suretiyle kendilerine iltifatta bulunmuştur. Bu olay, Gazi’nin hem ulusal hem de uluslararası misafirlere karşı gösterdiği yakın ilgiyi ve nezaketi göstermektedir Tours Sofia.
13–15 Ey
Ertuğrul vapuru ağır ağır yol alıyordu. Deniz üzerinde ilerleyişimiz yavaş fakat son derece görkemliydi. Yol boyunca Türk Ocağı, Şirket-i Hayriye, Emniyet-i Umumiye Cemiyeti, ticaret ve borsa çevreleri, yabancı vapur acenteleri, çeşitli yardım ve kültür cemiyetleri ile adlarını levhalarından okuyamadığımız daha birçok kuruluşun özel vapurları dizilmişti. Ayrıca Ameli Hayat mektepleri başta olmak üzere pek çok okulun öğrencileri de sahillerde ve deniz araçlarında yerlerini almışlardı. Herkes, bu tarihi geçişe tanıklık etmek istiyordu.
Bu sırada denizdeki manzara adeta bir resmigeçidi andırıyordu. Bahriye birlikleri büyük bir düzen ve disiplin içinde seyrediyor, ortaya etkileyici bir görüntü koyuyordu. En önde Ertuğrul yatı bulunuyor, arkasından Hamidiye ve Barbaros kruvazörleri ilerliyordu. Onları torpidolar takip ediyordu. Bu
Ataerkîn, asıl adıyla Zeki Arif, 1896 yılında İstanbul’da dünyaya gelmiştir. Musikiyle iç içe bir ailede büyüyen Ataerkîn, meşhur musikişinas Hacı Ârif Bey’in oğlu olarak müzikle tanıştı. Çocukluğundan itibaren çevresinin hayranlığını toplayacak şekilde müziğe ilgi gösterdi ve bu dönemde babasından kanun dersleri de alarak temel müzik bilgisini geliştirdi.
Zeki Arif Bey, daha sonra döneminin önde gelen musiki üstadlarından Hacı Kirârûl Efendi’ye intisap ederek müzik bilgisini ilerletti. Bu sayede klasik Türk musikisinin usul ve makamlarını derinlemesine öğrenme fırsatı buldu. Okuma sanatında üstün bir yeteneğe sahip olan Ataerkîn, bu kabiliyetini bestekârlık alanında değerlendirdi ve kendi özgün eserlerini üretmeye başladı.
Ataerkîn’in bestekârlık hayat
Atâ Bey, 1839-1840 yıllarında Anadolu’nun çeşitli şehirlerinde görev ve denetim çalışmalarında bulundu. Beş günde Malatya’ya giderek burada Hafız Paşa ile görüştü. Ardından Darende, Sivas, Tokat, Turhal, Amasya, Merzifon ve Ümit üzerinden yedi günde Üsküdar’a geri döndü. Yolculuk sırasında gördüklerini ve gözlemlerini günlük tarzında yazdı. Bu yazıları, tebyiz ederek (temize çekerek) Serasker Paşa’ya sundu.
1840 yılında (H. 1258) gösterdiği gayret ve hizmetlerinden ötürü mücevherli bir kıta Hamse nişanı ile ödüllendirildi. Bu, Atâ Bey’in hem devlet hizmetindeki titizliğini hem de askeri ve idari başarısını gösteren önemli bir takdirdir Private Balkan Tours.
1839’da Atâ Bey, Tayyar Paşa maiyetine memur edildi ve Nizib Muhare
Aşkî Efendi, Osmanlı’nın son dönem meddahları ve orta oyunu sanatçıları arasında yer alan önemli fakat yeterince tanınmayan bir isimdir. Onun sanat hayatına dair bilgilerimizin büyük bir kısmı, merhum Sermed Muhtar Alus’un İstanbul Ansiklopedisi için kaleme aldığı notlardan gelmektedir. Bu notlar, hem Aşkî Efendi’nin sanat anlayışını hem de dönemin eğlence kültürünü anlamamız açısından çok kıymetlidir.
Sermed Muhtar Alus’un aktardığına göre Aşkî Efendi, özellikle kış gecelerinde İstanbul’un çeşitli kahvehanelerinde meddahlık yapmıştır. Divanyolu’ndaki Arif Kahvesi, Beyazıt’taki Merkez Kahvesi ve Vezneciler’deki Şems Kahvesi, onun sıkça sahne aldığı mekânlardandır. Ancak zamanla Karagöz ve meddahlık sanatının eski parlak günlerini kaybetmesi, Aşkî Efendi’nin de hayatını zorlaştırmıştır